9 Ocak 2014 Perşembe

AİHM: Yavuz ve Yaylalı v. Türkiye - Her ifade açıklaması terör örgütü propagandasıyla bağlantılandırılamaz

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi 17 Aralık 2013 tarihinde özellikle neredeyse herkes ve her siyasi oluşumun bol keseden terörle bağlantılandırılabildiği bugünlerde tünelin ucundaki ışığı gösterdiği bir karar verdi. 
Yavuz ve Yaylalı v. Türkiye kararında Mahkeme, 2005 yılında Tunceli sınırları içindeki Mercan Vadisinde yasadışı silahlı bir örgüt olan Maoist Komünist Partisi–Halk Kurtuluş Ordusu (MKP/HKO) üyesi on yedi kişinin güvenlik güçleriyle girdikleri bir çatışmada öldürülmeleri üzerine, 21 Haziran 2005 tarihinde Samsun’da gerçekleşen protesto gösterisine katılan başvurucular Merve Yavuz ve İbrahim Yaylalı hakkında daha sonra terör örgütü propagandasını yasaklayan Terörle Mücadele Kanunun (TMK) 7/2. maddesi uyarınca tutuklanmaları ve yapılan yargılama sonunda ilk başvurucunun 20, ikinci başvurucunun 10 ay ceza almaları üzerine önüne gelen davayı incelemiştir. 


Yukarıda anılan gösteri sırasında, protestocular bu kişilerin öldürülmesinin hukuksuz olduğunu belirten ve cesetlerin parçalanmasından olaya karışan görevlileri sorumlu tutan bir basın açıklaması okumuş ve çeşitli sloganlar atmışlardır.


Başvurucular, Sözleşme'nin 10. maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğü hakkı ile 6. maddesinde düzenlenen makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiğinden şikayetçi olmuşlardır.

Karar gerekçesinde, Mahkeme, öncelikle TMK'nın 7/2. maddesinin düzenleniş biçimini eleştirmiştir:

Yasanın 7/2. maddesinin mevcut metni ve Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay’ın başvurucuları propaganda ile suçlayan bu hükmü yorumlama şeklini dikkate alarak, Mahkeme maddenin uygulanmasının öngörülebilirliği hakkında ciddi şüphelerin bulunduğuna karar vermiştir (Ekin Derneği v. Fransa, No. 39288/98, § 46, ECHR 2001 - VIII). Bununla birlikte, müdahalenin gerekliliği hakkında ulaştığı sonucu dikkate alarak (bkz., aşağıda 55. paragraf), bu mesele hakkında karar vermeyi gereksiz bulmuştur (Gözel ve Özer v. Türkiye , No 43453/04 ve 31098/05, § 44, 6 Temmuz 2010). [Bkz., kararın 38. paragrafı]
Sonrasında Mahkeme, başvurucuların yargılanması ve hapis cezasına çarptırılması nedeniyle ifade özgürlüklerine Devlet tarafından gerçekleştirilen müdahalenin "demokratik bir toplumda gerekli" olup olmadığını incelemeye başlamıştır.

Mahkeme, öncelikle ifade özgürlüğüne yönelik olarak getirilecek kısıtlamaların hukuken öngörülmüş olmalarının yanında dar yorumlanmaları gerektiği yönündeki içtihatlarını hatırlatmış ve bu bağlamda uygulanacak herhangi bir kısıtlamanın inandırıcı gerekçelere dayandırılmasının zorunlu olduğuna vurgu yapmıştır.

Mahkeme'ye göre, ülkedenin belirli bir bölgesindeki hassas durum ve şiddetin artmasını önlemek bakımından yetkili merciler terörle mücadele amacıyla gerekli tedbirleri alabilirler. Ancak bu yönde Devlete tanınmış bir takdir marjı bulunmasına rağmen, Mahkeme, her davanın koşullarını ve Devlete tanınan takdir marjını dikkate alarak, bireyin ifade özgürlüğü temel hakkı ile terör örgütlerine karşı demokratik toplumun kendisini koruma meşru hakkı arasında adil bir denge kurulup kurulmadığının tespit edilmesinin önemine vurgu yapmıştır [bkz., 48. para.].

Mahkeme'ye göre, sırf Hükümet politikasının eleştirildiği durumlarda terörle ilişkili suçlamalarda bulunmaktan kaçınmak için ulusal makamlar tarafından terör kavramının dikkatlice tanımlanması gerekmektedir.

Bu noktada Mahkeme, kararı veren Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay gibi ulusal yargı organlarının mevcut olayı yorumlama biçimlerini eleştirmektedir. Mahkeme bakın bu konuda ne diyor:
"52. Mahkeme, ayrıca mevcut davada Ağır Ceza Mahkemesi’nin, bu kararı onayan Yargıtay’ın, başvurucuları mahkûm eden kararından ulusal mahkemelerin başvurucuların yasadışı örgüt mensuplarının şiddet kullanmalarını kınamadıklarını vurguladıklarının ve bu nedenle [eylemlerinin] örgüt propagandası olarak görülmesi gerektiğini savunduklarının görüldüğünü not etmiştir. Mahkeme, Sözleşme'nin 10. maddesinin 2. fıkrasının kamu yararı alanında ifade özgürlüğü konularına dair kısıtlamalara çok az yer bıraktığını hatırlatmaktadır (bkz, inter alia, Sürek v. Türkiye (No.1) , [BD] No.26682/95, §61, ECHR 1999 - IV ). Mahkeme ayrıca, Hükümete ilişkin kabul edilebilir eleştirinin sınırlarının özel kişilere ilişkin olandan daha geniş olduğunu vurgulamaktadır(bkz, mutatis mutandis, Yazar ve Diğerleri v. Türkiye, No.22723/93, 22724/93 ve 22725/93, §58, ECHR 2002 - II). Demokratik bir sistemde, Hükümetin eylem ve ihmalleri sadece yasama ve yargısal mercilerin değil, aynı zamanda kamuoyunun da sıkı gözetimi altındadır. Bu davada, Mahkeme, yukarıda belirtilen ölümleri müteakip başvurucuların tepkisinin resmi makamların gerçekleştirdiği eylemlerin bir eleştirisini oluşturup, şiddet kullanımını ya da silahlı direniş ya da kalkışmayı teşvik anlamına gelmediğini (Savgın v. Türkiye, No.13304/03, §45, 2 Şubat 2010 ve Gerger v. Türkiye [BD], No.24919/94, §50, 8 Temmuz 1999) ve nefret söylemi de oluşturmadığını not etmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme başvurucuların tepkilerinin güvenlik güçleri ve aileleri dahil teşhis ettiklerine karşı derin ve akıldışı bir nefreti aşılayarak şiddeti teşvik etmesinin olası olmadığını not etmektedir (aksi için bkz, yukarıda belirtilen Sürek kararı, § 62). Mevcut görüş ve sloganların içeriklerine ilişkin bu tespitlerin ışığında, Mahkeme, başvurucuların terör örgütü lehine propaganda yaptıkları için mahkûm edilmelerine yol açan ulusal mahkemelerin değerlendirmelerine katılamamaktadır. Mahkeme’nin görüşü, ulusal mahkemelerin başvurucuları mahkum etmesi gerçeğinin mahkumiyeti haklı göstermeye yetmediği yönündedir."
Sonuç olarak Mahkeme, bu davada Hükümet tarafından başvuruculara uygulanan tedbirin orantılılık anlamında "bir toplumsal ihtiyaç baskısına" karşılık gelmediğini, bu anlamda başvuruculara yüklenen cezanın nitelik ve ağırlığının orantısız olduğu sonucuna varmıştır.

YORUM

Görüldüğü üzere, Türkiye'deki özellikle olağanüstü/özel yetkili yargı organlarının sıklıkla neredeyse her türlü ifade açıklamalarını terör örgütü propagandası çerçevesinde ve son derece belirsiz ve ideolojik yorumlarla aleyhe pek çok temel hukuk ilkesi bulunmasına rağmen cezalandırmasına İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin tepkisi bu kararla bir kere daha teyit edilmiş olmaktadır. 

Mahkeme, bu kararda belirtilen sonuca ulaşırken, uzun süredir verdiği kararlarla oluşturduğu ilkelerden hareket etmektedir. Bu anlamda mevcut kararın, özellikle son Gezi Olayları bağlamında açılmış ve göstericileri terör örgütleriyle ilişkilendiren çok sayıda ceza davasının seyrini belirlemeye aday bir içeriğe sahip olduğu çok belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, özellikle bu davalara giren avukat meslektaşların bu kararı yakından incelemesinde saymakla bitmez yararlar bulunmaktadır. 

Kararın Fransızcadan tam Türkçe tercümesine bu blogdaki karar çevirilerim sayfasından ulaşılabilir.


Hiç yorum yok: