15 Nisan 2013 Pazartesi

Gülay Çetin v. Türkiye kararının ışığında ağır hasta mahpusların durumlarını yeniden düşünmek



İnsan Hakları Derneği, 6 Nisan 2013 tarihi itibariyle Türkiye'deki cezaevlerinde tedavilerini cezaevi koşulları dışında sürdürmesi gereken ağır hasta durumda 230 hasta mahpus olduğunu; bunlardan 108'inin durumunun acil kategoride olduğunu açıkladı. Bu arada ciddi hastalığı bulunan ve tedavi edilmesi gerekli olan hasta mahpusların sayısı toplamda 411 kişi olarak verilmiş (bkz., İHD tarafından yayınlanan basın açıklaması için tıklayın). 

Konu Devletin yaşam güvencesi altında bulunan tutuklu ve hükümlüler olunca, Türkiye'nin insan hakları pratiğinin utanç verici sonuçlarıyla çok sık karşılaşıldığını unutmamakta fayda var. Bu çerçevede, geçtiğimiz ay İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin Gülay Çetin v. Türkiye (5 Mart 2013–[44084/10]) kararına ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Aşağıda, davaya ve karara ilişkin özet bilgi ile kararın yorumunu bulabilirsiniz:

Dava ileri derecede kanser hastası olmasına rağmen, önce tutuklu, daha sonra cinayetten mahkûm olmuş bir kişinin cezaevinde tutulmasına ilişkindir.
Mahkeme, başvurucunun hem tutukluluk hem de mahkûmiyetinden sonraki tutma koşullarının insanlıkdışı ve aşağılayıcı muamele oluşturduğuna (3. madde) ve tutukluyken kendisi gibi ciddi hastalık çeken mahkumlara uygulanan koruyucu tedbirlerin başvurucuya uygulanmamasının kendisine karşı ayrımcılık (14. madde) anlamına geldiğine hükmetmiştir.

Mahkeme ayrıca, (kararlarının bağlayıcılığı ve infazına ilişkin) 46. maddesi uyarınca Türk makamlarının ister tutuklu, isterse kesinleşmiş mahkûmiyeti olsun tedavi edilemeyen hastalıktan muzdarip mahpusların sağlığını korumak için tedbir alması tavsiyesinde bulunmuştur.

Olgular

Başvurucu Türk vatandaşı Gülay Çetin, 22 Aralık 2006 tarihinde partnerini öldürdüğü şüphesiyle tutuklanmıştır. Bundan kısa bir süre sonra, cezaevi doktorunu sürekli ziyaret etmesine yol açan bir dizi sindirim sistemi ve hazım sorunu yaşamıştır. Doktor kendisine ülser teşhisi koymuş ve bir dizi ilaç vermiştir.

19 Eylül 2008 tarihinde Antalya Ağır Ceza Mahkemesi Gülay Çetin’in davasında esasa ilişkin hükmünü vermiş ve kasten adam öldürmeden suçlu bularak 15 yıl hapis cezasına çarptırmıştır. Dava Yargıtay tarafından 8 Ekim 2009 tarihinde bozularak esas mahkemesine iade edilmiştir. Bayan Çetin o tarihten Yargıtay’ın hakkındaki kararı onadığı 16 Şubat 2011 tarihine kadar tutuklu kalmıştır.

Ancak, yargılamalar sırasında başvurucunun tıbbi durumu kötüleşmiş ve hastanede bir dizi konsültasyonun ardından 13 Nisan 2009 tarihinde metastatik gastrik kanser teşhisi konulmuştur. Koşullarının cezaevi düzenlemeleriyle uyuşmadığını düşündüğünden, Bayan Çetin tutukluluğunun ertelenmesi ya da Cumhurbaşkanının affı için pek çok başarısız başvuruda bulunmuştur: bütün başvuruları diğerlerinin yanında yargıçların cezasının ağırlığı nedeniyle kaçmasından korkulduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. Antalya Ağır Ceza Mahkemesinin ikinci kararının kesinleşmesinden sonra durum değişmiş ve salıverilmesini sağlamak üzere pek çok usuli adım atılmıştır. Bu adımlara, Bayan Çetin’in cezasının cezaevinde tedavi edilmeye çalışılmasının yaşamını tehlikeye attığı sonucuna varılan Antalya Devlet Hastanesi ve Adli Tıp Kurumunda ayrı ayrı muayene edilmesi dahildir.

Bununla birlikte atılan adımlar çok gecikildiği için yararlı olmamış ve bu konudaki işlemler tamamlanmadan 12 Temmuz 2011 tarihinde cezaevinden salıverilemeden hastalığı yüzünden ölmüştür.

Şikâyetler ve Mahkeme’nin sonkararı

Bayan Gülay Çetin tarafından 3 Haziran 2010 tarihinde Avrupa Mahkemesi’ne başvurulmuştur. Ölümünden sonra, yakınları davasını üstlenmişlerdir. Yakınları, Sözleşme'nin tek başına 2. (yaşam hakkı), 3. (insanlıkdışı ve aşağılayıcı muamele yasağı) maddeleri ile bu maddelerle birlikte 14. (ayrımcılık yasağı) maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.

Sözleşme'nin 2. maddesiyle ilgili olarak, yakınları, Bayan Çetin’in hastalığını yanlış teşhis eden cezaevi doktorlarının tıbbi ihmalleri nedeniyle kanserinin ölümcül derecede ilerlemesinden sorumlu tutulmaları gerektiğini ileri sürmüşlerdir.  Sözleşme'nin 3. maddesine ilişkin ise, başvurucu tutukluyken Türk makamları tarafından salıverilmesinin, tutulmasının ertelenmesinin ya da Cumhurbaşkanı tarafından affının fiziksel ve zihinsel acılarını şiddetlendirdiğini ve bunun da insanlıkdışı ve aşağılayıcı muamele oluşturduğunu ileri sürmüştür.  Dahası, tutuklu bulunduğu sürede ağır hastalığı olması halinde hükümlüler salıverildiği ve kendisi hakkında aynı düzenlemelerin yapılmasına hakkı bulunmadığından ayrımcılığa uğradığı iddia edilmiştir.

Mahkeme, 2. maddeye ilişkin şikâyeti iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle kabuledilemez bulmakla birlikte, 3. maddenin hem tek başına hem de 14. maddeyle birlikte ihlal edildiğine karar vermiştir. Mahkeme, ağır hastalık çeken mahpusların salıverilmesine ilişkin Devletlere yüklenmiş açık bir yükümlülük bulunmamakla birlikte, insanlıkdışı ve aşağılayıcı muamele yasağının, bu durumdaki mahpusları insani bir tedbir olarak salıvermeye (tutulmasının ertelenmesine) mecbur kıldığını not etmiştir. Yine de, Mahkeme’ye göre, ağır bir hastalığın neden olduğu acı ve ızdırap, eğer Hükümetin sorumlu olduğu cezaevi koşulları ızdırabı şiddetlendiriyor ve sağlık üzerinde yan etkileri oluyor ve mahpusların yaşam beklentisini düşürüyorsa, 3. maddeye başvuruyu tetikler. Mahkeme’ye göre, bu Bayan Çetin’in durumunda tam da böyle olduğu için, yargıçlar, hem tutuklulukta hem de mahkûmiyetin kesinleşmesi sonrasında süre gelen tutma koşullarının insanlıkdışı ve aşağılayıcı muamele oluşturduğunu tespit etmiştir.

Sözleşme’nin 3. maddesiyle birlikte 14. maddesinin ihlaline gelince, Mahkeme, Bayan Çetin’in davasında Hükümet ve yargıçların ağır hasta tutukluların sağlıklarını koruyucu işlemleri uygulamayı reddedip sadece mahkûmlara uygulanmasına ilişkin olarak, her iki kategori arasında ayrım yapmak için yeterli sebep bulunmadığı tespitinde bulunmuştur.


Kararın yorumu

Bu kararı diğerlerinden ayıran süregelen tutmanın insanlıkdışı ve aşağılayıcı muamele oluşturduğunu tespit etmesi değildir. Bu kararda dikkat çekici olan, ağır hastalıklar bakımından mahkumlar uygulanan koruyucu tedbirlere tutukluyken Gülay Çetin’in hakkı olmadığı için ayrımcılığa uğradığının tespit edilmesidir.  

Burada konu hakkında yeterli bilgi sahibi olmayanlar için açıklamakta fayda var: özellikle bir maddi hakkın ihlaline ilişkin olduğunda,  bu hukuksuz davranışı için devletler aleyhine ihlal kararı vermek için eskiden beri ayrımcılık yasağına dayanma konusunda Avrupa Mahkemesi, meseleye son derece tereddütlü olmuştur. Öte yandan, Mahkeme ne zaman ayrımcılık yasağının ihlal edildiğine hükmetse 14. maddede sayılan cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi ya da diğer düşünce, ulusal, sosyal köken, bir azınlığa mensubiyet, mülkiyet, doğum ya da diğer bir statüyle bağlantılı ayrımcılığın geleneksel biçimlerine dönüştürmüştür. Mahkeme, 14. maddede sayılan ayrımcılık sebepleri sınırlı sayıda olmamasına rağmen ayrımcılık yasağının ihlal edilip edilmediğini incelerken başka sebeplere nadiren dayanmıştır.

Tutuklu ve hükümlüler arasında farklı muamelenin hukukdışı ayrımcılık oluşturduğuna karar verirken, Mahkeme açıkça başka bir yaklaşım benimsemiş ve farklı tutma biçimleri arasındaki ayrımı olası bir ayrımcılık biçimi olarak eklemiştir. Bu yaklaşımın büyük olasılıkla uygulamada önemli yankıları olması beklenebilir.  Sonuç olarak, tutuklu ve hükümlüler arasında bütünüyle eşit bir muamele konusunda istekli olmayan Sözleşmeci Devletlerin bu farklı muamelenin zorunlu ve meşru olduğunu açıklamak zorunda kalmaya hazırlıklı olmalarında yarar bulunuyor.


Hiç yorum yok: