18 Kasım 2011 Cuma

AİHM: Türk yargısı çocuğu babası tarafından kaçırılan anneyi korumakta başarısız

Velayet davalarında, özellikle ebeveynlerden birinin çocuğuyla kişisel ilişki kurmasına karar verilmesi gerektiğinde yargısal makamların hızlı hareket etme yükümlülükleri bulunduğuna ilişkin ilkenin Türk mahkemeleri tarafından yeterince ciddiye alınmadığını uygulamadan avukatlar olarak yakından tanık oluyoruz. 

Özellikle kararın çok uzun süreler içinde veriliyor olması, çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin kesintiye uğraması sonucunu doğurması; bu süre uzadıkça kaybedilen zamanın telafisinin imkansız hale gelmesi nedeniyle çocuk açısından yaratacağı olumsuzluklar AİHM tarafından çok ciddiye alınan konuların başında gelmekte. İşte bu ayın başında Mahkeme'nin verdiği Kuşçuoğlu v. Türkiye kararı tam da bu yaklaşımı bir kez daha teyit eden bir karar niteliğinde. 

Aşağıda kararın kısa bir özetini bulabilirsiniz:
  •   İrem Kuşçuoğlu v. Türkiye davasında (12358/06) Mahkeme, 3 Kasım 2011 tarihinde oybirliğiyle İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 8. maddesinin ihlal edilmiş olduğuna karar verdi.
  • Dava babası tarafından dört defa kaçırılan erkek çocuğunun velayetine ilişkindir.

Olgular
Başvurucu, İstanbul’da yaşayan 1966 doğumlu bir Türk vatandaşıdır. Başvurucu 5 Mart 1999 tarihinde evlilik dışı olarak doğmuş bulunan bir erkek çocuğunun annesidir. Birlikte yaşadıkları baba resmi olarak oğlunu tanımıştır.
Haziran 2003 tarihinde başvurucu, birlikte yaşadığı partnerinden ayrılmış ve İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesine, çocuğunun babasının tehdit edici davranışlar sergilediği; tabanca ve mermi eve getirdiğini ileri sürerek aile konutundan uzakta tutulması için bir yasaklama kararı almak için başvurmuştur. Ailenin Korunmasına Dair 4320 sayılı Kanuna uygun olarak Mahkeme Haziran 2003 tarihinde üç ay süre ile geçici yasaklama kararı vererek, çocuğun velayetini ve aile konutunu kullanma hakkını başvurucuya vermiştir. Aile Mahkemeleri kurulduktan sonra dava İstanbul Aile Mahkemesine gönderilmiştir. Bu mahkeme baba tarafından yapılan itirazı reddetmiş ve vermiş olduğu karar 7 Nisan 2004 tarihinde kesinleşmiştir.
Bu karar üzerinden geçen iki yıllık sürede baba, çocuğunu dört kez kaçırmıştır. Ağustos 2003 tarihindeki ilk kaçırmadan sonra, Üsküdar Cumhuriyet Savcılığı Ocak 2004 tarihinde çocuk kaçırmaktan ve hakkındaki yasağı ihlal etmekten dolayı ceza davası açmıştır. Ancak Sulh Ceza Mahkemesi iddianamenin verildiği sırada hakkındaki yasağın henüz kesinleşmemiş olması nedeniyle babayı  beraat ettirmiştir. Başvurucu bu kararı Mayıs 2005 tarihinde temyiz etmiş; ancak Yargıtay Aralık 2005 tarihinde başvurucunun temyiz talebini reddetmiştir.
Mayıs 2004 tarihindeki ikinci kaçırma olayından sonra, bu defa çocuğun velayetinin anneye verildiğine dair bir karar bulunmadığı gerekçesiyle baba hakkında yeniden beraat kararı verilmiştir. Görünüşe göre, bu karara ilişkin yargılama halen Yargıtay’da devam etmektedir.
Baba oğlunu Kasım 2004 tarihinde üçüncü defa yeniden kaçırmıştır. Küçük, yaklaşık bir yıl sonra annesine geri dönebilmiştir. Ayrıca baba, başvurucuya Erdek Asliye Hukuk Mahkemesinde oğlunun velayeti için bir dava açtığını söylemiştir. Üsküdar Sulh Ceza Mahkemesi ise halen velayetin kimin üzerinde olduğuna, gelecekte çocuk ve ebeveynlerinin ilişkilerini düzenleyen herhangi bir karar ve kaçırma durumunun gerçekten vuku bulduğuna dair bir kanıt bulunmadığı gerekçesiyle baba hakkında beraat kararı vermiştir. Başvurucunun bu karara ilişkin temyiz istemi hakkında halen Yargıtay’da karar için beklemektedir.
Mart 2005 tarihinde başvurucu, babanın oğluna  erişimi olmak kaydıyla velayeti için Aile Mahkemesinde dava açmıştır. Başvurucu, oğlu üzerindeki velayet hakkının (2001’de yürürlüğe girmesinden beri Medeni Kanunun 337. maddesi uyarınca) evlilik dışı doğmuş olması nedeniyle yasayla kendisine verilmiş olmasına rağmen, babanın halen oğlunu kaçırdığını ileri sürmüştür. Hesaplarına göre, kaçırılma sonucunda oğlunun babasıyla birlikte kaldığı süre neredeyse iki yılı bulmuştur. Bu nedenle babanın oğluyla ilişkisi üzerinde yasaklamalar konulmasını talep etmiştir.
Kasım 2005 tarihinde baba oğlunu dördüncü defa kaçırmış ve başvurucu dört yıl boyunca oğluyla birlikte yaşama olanağına sahip olamamıştır.
Velayete ilişkin olarak nihai kararı beklerken, baba oğluyla görüşmesini engellediğinden, başvurucu birkaç defa ihtiyati tedbir kararı verilmesi için talepte bulunmuştur. 2006 ve 2007 yıllarında başvurucu hafta sonlarında oğluyla görüşme; dini tatillerde ve okul tatillerinde onunla birlikte kalma hakkına sahip olmuştur.
Ekim 2006 tarihinde başvurucu ilk talebini değiştirerek oğlunun tam velayetini ve babanın erişim koşullarının gözden geçirilmesini talep etmiştir. Ekim 2007 tarihinde ilk derece mahkemesi, kararın derhal infazı için ihtiyati tedbir kararı vermeksizin başvurucunun tam velayet talebini kabul etmiştir. Sonuç olarak, başvurucu oğlunu aylarca görememiştir.
Nisan 2008 tarihinde Yargıtay, başvurucu lehine olan kararı usuli gerekçelerle bozmuş ve dosyayı geri göndermiştir. Ekim 2008 tarihinde anneyle oğlunun ilişki kurmasına izin vermiştir. Başvurucu, babanın bu karara uymasını ve oğluyla görüşmesine engel olmamasını talep etmiştir.
En sonunda, atanmasının üzerinden beş ay geçen bir psikologun bilirkişi raporunu müteakip Kasım 2009 tarihinde mahkeme velayeti anneye vermiş ve babayla kişisel ilişkiyi düzenlemiştir. Bu defa kararın derhal infazına ilişkin bir tedbir kararına da hükmetmiştir. Yargıtay Haziran 2010 tarihinde başvurucuya velayet hakkını tanıyan kararı onamıştır.
Başvurucunun şikayetleri

Başvurucu, özel ve aile yaşamına saygı hakkını düzenleyen Sözleşme’nin 8. maddesine dayanarak, yargılamanın uzunluğundan ve oğlunun velayetine erişiminin engellenmesinin çocuğuyla ilişkilerine zararlı etkilerinden şikâyetçi olmuştur. Başvurucu ayrıca Türk makamlarının velayet hakkı yasayla kendisine verilmiş olmasına rağmen oğlunun kendisinden alınmasını önleyecek gerekli tedbirleri almamış olmalarından şikâyetçi olmuştur.

Bu başvuru İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne 28 Mart 2006 tarihinde yapılmıştır.

Mahkeme’nin kararı

Sözleşme’nin 8. maddesi (özel ve aile yaşamına saygı hakkı)
Mahkeme bir ebeveynin çocuğuyla yeniden bir araya gelebilmek için tedbir alınmasını isteme hakkı ve ulusal makamların da böylesi tedbiri alma yükümlülüğü bulunduğuna ilişkin ilkeyi yinelemektedir. Verilen kararın infazı dahil Velayete ilişkin yargılamalar, zaman geçtikçe çocuk ve çocukla yaşamayan ebeveynin arasındaki ilişkilerde onarılamaz sonuçları olacağından acele olarak ele alınmasını gerektirir.
Mahkeme, evlilik dışında doğan çocuk üzerindeki velayet hakkını (2001 yılında yürürlüğe giren Medeni Kanunun 337. maddesi uyarınca evlilik dışında doğan çocuğun velisinin anneye ait olduğunu) düzenleyen yasanın çocuk bu yasa yürürlüğe girmeden önce doğduğu ve babanın resmi olarak çocuğu tanımış olması nedeniyle hukuki bir sorun ortaya çıkardığını kabul etmektedir.
Ancak Mahkeme, velayet kararının verilebilmesi için Türk mahkemelerinde geçirilmiş olan hatırı sayılır sürenin haklı gösterilemeyeceği kanısındadır. Mahkeme, başvurucu Bayan Kuşçuoğlu’na velayeti teslim eden kararın Ekim 2007’de verildiğini, buna karşın kesinleşmesi ve infaz edilebilir hale gelmesinin Kasım 2009 tarihine kadar sürdüğünü belirtmiştir.
Mahkeme ayrıca, Bayan Kuşçuoğlu’nun oğlunu görme girişimleri sırasında karşı karşıya kaldığı engellemelerin (erişim ve birlikte yaşama haklarının sınırlandırılması ya da kaldırılmasına ilişkin) yargılamalar sırasında alınmış bulunan kararlarla kendisine tanınan haklarının pratikte uygulanmamış (babanın davranışı nedeniyle engellenme ve uzun bir süre velayet hakkına ilişkin etkili bir kesin karar verilmemiş olmasının onun velayet haklarının uygulanmasını engellemiş) olmasıyla ilişkili olduğunu not etmektedir.
Mahkeme ayrıca adli yargılamada çeşitli gecikmeler gözlemlemiştir: örneğin, yetkililerin başvurucunun oğluna erişimini sağlayan tedbirleri alması onbeş ay almış; velayet hakkının derhal etkili hale getirecek kararı alacak herhangi bir adım atmayı ihmal etmişler; ilk derece mahkemesi kararını usuli gerekçelerle dikkate almamışlar ve bilirkişi raporu hazırlayacak bir psikologun bulunması beş ayı bulmuştur.
Mahkeme, bir bütün olarak yargılamanın uzunluğunu dikkate alarak bir dizi gecikmenin, Medeni Kanunda düzenlenen açık hükümlere rağmen, Türk mahkemelerinin anneyi oğluyla derhal birleştirecek etkili adımları atmakta başarısız olmalarının Sözleşme’nin 8. maddesini ihlal ettiğine hükmetmiştir.
Sözleşme’nin 41. maddesi (adil tazminat)
Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca, Mahkeme, maddi ve manevi zararları için toplam 19.000 Avro ve iç hukuktakiler dahil yargılama giderleri için 12.805 Avro ödenmesine hükmetmiştir (Kararın orijinal metni Fransızcadır).

Hiç yorum yok: