12 Mayıs 2011 Perşembe

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yapısal sorunları ve reform sürecinin dinamikleri (II) - Meşruiyet Krizi

Eski Mahkeme Binası
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Sözleşme) ile yargı yetkisi ve kararları bütün Taraf Devletleri bağlayan bir yargılama düzeninin oluşturulması, Sözleşme’de tanınan hakların güvenceye alındığı mekanizmayı temsil etmektedir. Bu yazının I. kısmında da belirtildiği gibi, söz konusu denetim mekanizması daha önceleri işlevini yılın belli dönemlerinde çalışan iki aşamalı yarı yargısal (Komisyon ve Bakanlar Komitesi) ve yargısal (Mahkeme) organlar eliyle yerine getirirken, Kasım 1998 tarihinde 11 Numaralı Protokolün yürürlüğe girmesiyle birlikte tam zamanlı çalışan tek bir yargısal organa dönüşmüştür.
Sözleşme'nin 34 ve 35. maddelerinden kaynaklanan bireysel başvuru hakkı, bu denetim mekanizmasının en ayırıcı özelliğidir. Mahkeme, herhangi bir birey, birey grubu ya da Hükümet dışı örgütün Sözleşme uyarınca haklarının yerine getirilmesi için erişime sahip oldukları birkaç istisnai ülke dışında bütün Avrupa çapında işleyen tek uluslararası mahkemedir. Bireysel başvuru hakkı, bugün bu alanda hem sistemin ana dişlisi hem de Avrupa hukuk kültürünün üzerinde yükseldiği temeldir.  


Sözleşme'nin öngördüğü temel hak ve özgürlüklere ilişkin bu koruma mekanizması, Mahkeme’ye hem bireysel ihlallere karşı bir denetim rolü, hem de anayasal bir görev yüklemektedir. Bireysel denetim, bireysel haklar ve özgürlüklere bir Taraf Devletin herhangi bir müdahalesinin Sözleşme’ye uygunluğunun teyidini ya da neden olduğu ihlallerin tespitini içermektedir. Denetimin ikinci boyutu ise Mahkeme’nin içtihatları yoluyla insan haklarına ilişkin genel ilkeler ve standartları ortaya koymasını ve devletlerin uyması gereken asgari koruma düzeyini belirlemeyi içermektedir. İşte bu ikinci yön Mahkeme’nin Avrupa kamu düzeninin bekçiliği görevinin yansıması olan anayasal işlevi olarak nitelenmektedir.
Mahkeme’nin hem bireysel hem de anayasal denetim işlevlerinin etkili bir şekilde yerine getirilmesi, büyük ölçüde kararlarının Bakanlar Komitesinin gözetiminde hızlı ve etkili bir şekilde infazının sağlanabiliyor oluşuna doğrudan bağlıdır.  
Burada öncelikle ve özellikle Mahkeme’nin üye devletlerde olduğu gibi demokratik süreçlerden geçerek oluşturulmuş meşru bir anayasaya dayalı olarak kurulmadığının hiç hatırdan çıkarılmaması gerekiyor. Mahkeme, bir uluslararası antlaşma ile kurulmuş bir yargı yeri olduğundan, verdiği kararların uygulanması ulusal icra sistemleri ile karşılaştırıldığında etkili bir cebri yapı ile desteklenmiş değildir.[1] Daha doğru bir ifadeyle, kararlarının icrası, bütünüyle ilgili Taraf Devletin Bakanlar Komitesi ile işbirliği yapmasına bağlıdır. Bakanlar Komitesi’nin elinde Taraf Devletleri aleyhlerine verilmiş Mahkeme kararlarına uymaya zorlayacak doğrudan bir araç Sözleşme ile öngörülmüş değildir.
Dolayısıyla Mahkeme, kararlarını verirken otoritesinin meşruiyet temelini sürekli olarak gözetmek durumunda kalmaktadır. Başka bir ifadeyle Mahkeme’nin kararlarına Taraf Devletlerin uyması, büyük ölçüde onun meşru bir ulusalüstü kurum olarak kabulüne bağlıdır.[2] Bireysel başvuru hakkının Avrupa halkları nezdinde Mahkeme tarafından ne kadar etkili bir şekilde yerine getirildiğine ilişkin algılama, bu anlamda Mahkeme’nin Avrupa halkları ve hükümetlerinin gözündeki meşruiyet düzeyini belirlemektedir.[3]
Sonuç olarak, Sözleşme’nin denetim sisteminin kilit taşı olduğu her fırsatta yinelenen bireysel başvuru hakkının etkililiği, Mahkeme’nin etkili bir şekilde çalışmasına doğrudan bağlıdır. Mahkeme’nin etkililiğine ilişkin bir türlü önlenemeyen tehdit ve risklere ilişkin algılamalar, Avrupa Konseyi bünyesinde Sözleşme'nin denetim mekanizması üzerindeki reform çabalarını tetikleyen ana motivasyon sebebidir. Gelişmelere bakılacak olursa, yakın ve orta vadede bu çabaların daha da şiddetlenerek yoğunluk kazanacağını öngörmek yanlış olmaz.
Öte yandan Mahkeme’nin meşruiyeti, aynı zamanda tutarlı ve sağlam bir bütünlük içinde talepleri karşılamaya uygun ve güçlü bir kurumsal yapılanmaya sahip olmasından da geçmektedir.
Mahkeme’yi oluşturan yargıçların seçim süreçlerinin açıklık ve saydamlığı; seçilmiş yargıçlara sağlanan tarafsızlık ve bağımsızlık güvenceleri; Yazı İşleri Müdürlüğünün ve Mahkeme’nin örgütlenme ve çalışmasını düzenleyen kuralların niteliği bir bütün olarak kurumsal koruyucuları meydana getirmektedir. Mahkeme’nin iç yapılanmasını oluşturan kurallar bütünü anlamına gelen bu kurumsal yapının da onun meşruiyetinin temellerinden biri olduğu bilinciyle Avrupa Konseyi, Mahkeme’nin evrimini oluşturan değişiklikleri gerçekleştirirken hem kurumsal hem de usuli dönüşümleri bir arada yürütmüştür.
Ancak gelinen noktada yaşanan tıkanıklığı aşmak, artık yargılama usulünün basitleştirilmesi (bkz., İzmir Deklarasyonu) ya da yeni kabuledilebilirlik kriterleri oluşturulmasıyla çözülebilecek gibi görünmemektedir. Mahkeme'nin etkili bir şekilde çalışmasının en esaslı ve biricik yolunun mahkeme kararlarının ilgili ulusal hukuk sistemlerinde hızlı ve etkili dönüşümler doğurmasının önünü açabilecek ulusal mekanizmaların oluşturulması olduğu apaçık ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte, ulusal hukuk sistemlerini Mahkeme'nin işlevinin çok ötesine geçen bir şekilde kararları yoluyla dönüşüme zorlamak daha ciddi ve çözümü zor meşruiyet krizlerine de yol açmaktadır.



[1]     Loizidou v. Türkiye davasında, Türkiye’de hükümetler Avrupa Birliği dahil Avrupa Konseyinden gelen siyasal baskılara rağmen on yıla yakın bir süre kararın infazına direnebildiğini anımsayınız. Türkiye Bayan Loizidou’ya tazminatını 2 Aralık 2003 tarihinde ödedi. Buna rağmen Türkiye karara uygun olarak alması gereken bireysel tedbirleri almadığı için infaz dosyası halen Bakanlar Komitesi önünde sonuçlanmayı beklemektedir. Bkz. Bakanlar Komitesi’nin üçüncü yıllık raporu  2009, StrazburgNisan 2010, s.175.
[2]     Bu algılama, Thomas Franck’ın “uluslararası kurumların meşruiyet teorisinde” kültürel ve antropolojik boyut olarak tanımladığı “simgesel değeri” tarafından etkilenmektedir. Franck’a göre, uluslararası bir yargı yerinin meşruiyetinin dört göstergesi vardır. Bunlar, “kararlılık”, “simgesel değer”, “tutarlılık” ve “bağlılık”tır. Bkz., Thomas Franck’ın teorik çalışmalarından aktaran Patricia Egli: “Another Step in the Reform of the ECHR: Report of the Group of Wise Persons”, Zeitschrift für ausländisches öffentlisches Recht und Völkerrecht, MaxPlanck Institut  2008, Vol.68, No.1, s.158159. Anılan makalesinde Egli, Franck’ın meşruiyet teorisinden hareketle, Mahkeme’nin meşruiyet derecesini yüksek tutmasının yolunun bireysel başvuru hakkının her bir birey için etkili olarak gerçekleşmesinden geçtiği tespitini yapmaktadır. 
[3]     Örneğin, Türkiye ölçeğinde söz konusu meşruiyet temelinin Loizidou, Leyla Şahin, Öcalan, Doğan ve Diğerleri ile İçyer kararlarında ne ölçüde farklı yönlere doğru savrulma gösterdiğini gözlemlemek mümkündür. Aynı meşruiyet krizi Lautsi v. İtalya, M.S.S. v. Yunanistan ve Belçika ile Hirst v. Birleşik Krallık (No.2) kararlarının yansımalarından gözlemlenebiliyor.


Hiç yorum yok: